olan olabilecek olandır

4/12/2006 - YENİ BİR FORUM SİTESİ www.sozumuzvar.com

benzerlerinden farklı bir site kendilerini şöyle tanıtmışlar. Bir bakın derim Biz kimiz Bizler uzun zaman forumlarda yazmış yada yazmaya çalışmış bir arkadaş grubuyuz. Bu alanda bir özgür tartışma ortamı eksikliğini farkettik. Bir kısım forum zaten özgür bir tartışmaya izin vermeyeceğini belirlitmişti. Ya bir siyasal grubun uzantısıydılar yada özgürlüğü sadece belirli bir düşünceyi savunmak sanıyorlardı. Özgürlük adı altında bir moderatör diktası kurulmuştu. Bir diğer forum gurubuysa tartışmayı hiç istemiyor, kendisini sadece belirli bir alandaki bilgi alışverişiyle sınırlıyordu. Biz herkesin fikirlerini özgürce sunabileceği belirli bir entellektüel düzeyin korunduğu bir alan açalım istedik. Hem böylece farklı fikirler birbirlerinin ne savunduğunu öğrenebilecek, anlayabilecekti, bu sayede öğrenmenin ve gelişmeninde kapıları da açılacaktı. Aynı yada benzer fikirlerin sentezi yada yakınlaşmasını sağlamaya amaçlarken kimi düşüncelerle de ayrımların, uzlaşmazlıkların net olarak görünmesini sağlamayı istedik. Söylecek sözü olan herkesin, şiddet ve hakaret içermedikçe burada yazabilmesini arzuluyoruz. Bu forumu sadece biz kurucular yönetelim diye bir amacımız da yok. Yöneticilerimizi birlikte belirleyelim istiyoruz, Fikirleriyle, işleyişiyle demokratik ve özgür bir ortam yaratmak amacımız. SİZ YOKSANIZ BİR EKSİĞİZ.
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/10/2006 - KÜRDİYE CUMHURİYETİ

"Mustafa Kemal, Selanik?te degil de Musul?da dogmus bir Osmanlı paşası olsaydi, Kurtuluş Savaşı'nı Türklerle ve Kürtlerle gerceklestirdikten sonra kurulmasına onayak oldugu cumhuriyetin adini "Kürdiye Cumhuriyeti" koysaydi, kendisi de meclis kararıyla "Atakürt" adini alsaydi... Kürdiye Cumhuriyeti?nin butun vatandaslarına Kürt denecegi icin hepimiz Kürt sayılsaydık, Taksim?e, Kadıkoy?e, Kızılay?a, Kordon?a "Ne Mutlu Kürdum Diyene" pankartları asılsaydı... Kürdiye?de Türk olmadıgı, herkesin aslında Kürt oldugu soylenseydi, kendilerini Türk sananlarrın aslında "deniz kürdu" oldukları iddia edilseydi... Kürtlerin yedibin yillik bir tarihi bulundugunu, Anadolu?nun esas sahiplerinin Kürtler oldugunu, Mogollarin, Hunlarin, Etrukslerin aslinda Kürtlerin atasi sayildigini, Osmanli?da Kürt pasalarin kahramanliklerini derslerde okusaydik. Teoman, Cengiz, Atilla, Osman gibi adlar almamiz yasaklansaydi. Berfin, Beruj, Nevruz gibi isimler almak zorunda kalsaydik. Türkçe televizyon kurulması yasak edilseydi, bütün televizyon yayinlari Kürtçe yapılsaydi... Romanlarimizi, hikayelerimizi, şiirlerimizi Kürtce yazmak zorunda kalsaydik, yalnızca kürt şarkıları dinleseydik, gazetelerimizi Kürtce cikarsaydik. .. Okullarimizda yalniz Kürtce okutulsaydi ve Türkçe okutulmasi yasaklansaydi... "Biz Türküz, bizim bir tarihimiz, bir dilimiz var" dendiginde sorgusuz sualsiz hapislere atilsaydik. Istanbul?da, Ankara?da, Izmir?de, Bursa?da polis sureklı olarak bizi izleseydi, özel timler bizim Kürdiye Cumhuriyeti?ni parcalamak isteyen ayrilikcilar olmamizdan kuskulanıp hepimize surekli suclu muamelesi yapsaydi, sirf Türk oldugumuz için hakaretlere ugrasaydik. 12 Eylül darbesinden sonra butun bati bölgesindekiler hapishanelere doldurulsa, inanılmaz işkencelerden gecirilse, bogazlararina kadar camurlarin icine battikleri hucrelere konsa azgın kopeklerle bacaklari parcalansaydi. Evlerimiz basilsa, ayrilikci Türk teroristlere yardim ettigimiz iddiasiyla apartmanlarimiz yakilsa evimizden bir eşya bile alamadan cikarilip, Diyarbakir?a, Hakkari?ye sürgüne gönderilerek, çadırlarda yaşamak zorunda birakilsaydik. Biz Türkler buna razı olur muyduk? "Işte hepiniz Kürdiye Cumhuriyeti?nin vatandaşı olarak birer Kürtsunuz, ayrica Kürtluk diye niye tutturuyorsunuz, isterseniz başbakan bile olabilirsiniz? sözlerini bir hakkaniyet işareti olarak kabul eder miydik? ...Ve tarih Türk çizgisinden yürümüş, bugün bizim ?Türk? olarak kabul edemeyeceklerimizi Kürtlerin kabul etmesini istermisiniz, bu yersiz istek sonunda patlamış, ülke önce teröre arkasından bir iç savaşa yuvarlanmıs. ... Biz Türkler, bir Kürdiye Cumhuriyeti?nde yasasaydık ne isteyeceksek, bu isteklerin bugun Kürtler tarafından dile getirilmesidir demokrasi. Kendimiz icin isteyecegimizi, bizimle eşit oldugunu kabul ettigimiz insanlara vermemek için bu kadar kan dokmeye, ülkeyi çıkmaza sürüklemeye deger mi? değmez diyenler demokrasi istiyor işte" Ahmet ALTAN
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

16/9/2006 - ELIF ŞAFAK'A DESTEK OLALIM

Böyle tuhaflıklar kendini 'uygar' sanan dünyada bir tek Türkiye'de oluyor. Roman karakterlerine dava açılıyor. Roman yazarları mahkeme mahkeme süründürülüyor. Ama bu da yetmiyor bizim gözünü kan bürümüş faşistlerimize. Roman yazarını sadece yargılamak, hapis tehdidiyle onu baş başa bırakmak yetmiyor, onu bir de linç etmemiz lazım. Günlerdir, aklı başında sandığım insanlardan, koca koca profesörlerden, işadamlarından vs bile mail'ler alıyorum, herkesi Elif Şafak'ın duruşmasına çağıran, orada onu protesto etmek için kalabalıklar davet eden. Adresinden bana mail ulaşan bazı insanların kendilerini gözünü kan bürümüş o faşist çeteyle nasıl bir arada gördüklerini anlamaya imkân yok. Ya da belki var, bu memleketin şirazesi iyice kaçtı, hepimizin gözü döndü! Çok ama çok vahim şeylere gebe Elif Şafak'ın duruşması. Umarım bana ulaşan bilgiler polise de ulaşıyor, yapılan hazırlığın onlar da farkında. Sözde 'meşru zeminde' toplanmak için çağrı yapanların, kendi geçmiş saldırganlıklarını tekrarlayacağından ve oraya toplanacak insanları da bu saldırıyı meşru kılan bir kamuoyu gibi göstermeye çalışacağından benim en ufak bir kuşkum yok. Çünkü bu gözü dönmüşlerle yüz yüze gelme, onlarla aynı mahkeme salonunda bulunma talihsizliğini yaşadım ben. Mahkeme salonunda hâkime, savcıya ve polise saldırmaktan çekinmeyen, kendini o denli güçlü hisseden bu insanlar daha önce de Orhan Pamuk'a, Perihan Mağden'e saldırdılar, linç denemesinde bulundular. Şimdi, 21 Eylül günü daha önce Şişli, Bağcılar ve İstanbul adliyelerinde denenen linç girişimi Beyoğlu Adliyesi'nde bir kez daha denenecek. Elif Şafak hamile ve o günlerde ya doğum yapmış olacak ya da doğum çok yakın olacak. Umarım o gün bu son derece geçerli mazereti kullanıp duruşmaya gelmez, bütün bu tertibi anlamsızlaştırır. Ama 21 Eylül gününün atlatılması tehlikenin bittiği anlamına gelmez. Tam tersine bu uygarlık düşmanı, hukuk düşmanı, demokrasi düşmanı, insanlık düşmanı tutum maalesef güncelliğini sürdürecek. Toplumumuzda giderek yaygınlaşma eğilimi gösteren linç kültürünü gözünü kan bürümüş bu faşistlerden ayrı düşünmeye, bir siyasi partinin yarattığı iklimden uzakta varsaymaya imkân yok. Türkiye'nin hâlâ yazarlarını yargılayan, onları hapisle tehdit eden bir ülke olması yeterince büyük bir rezalet zaten. Şimdi buna yazarlarını linç etmek için internetten kampanya yürütmek ekleniyor. Aferin bize! İSMET BERKAN
Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/9/2006 - BU SAVAŞ DURSUN ARTIK.

Işte bir kez daha o kutlu dönemece girdik. Geçtiğimiz hafta şehit cenazelerinden yükselen sesler alışık olduğumuzdan farklıydı. Şehit jandarma Asteğmen Zeki Burak Okay'ın babası Sezai Okay, "Çocuğumu bu vatana helal etmiyorum" diye haykırıyordu. "Benim yavrum neden şehit değil, biliyor musunuz? Çünkü benim oğlum Çanakkale'de savaşmadı. Yukarıdakilerin çocukları buralarda askerlik yapmıyor. Tayyip Erdoğan'ınkiler de yapmıyor. Ama bizim çocuğumuz ölüyor işte..." Zeki Burak'ın anası da Bursa Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Baykurt'a soruyordu: "Bir sinek dahi öldürmeyen oğlumu dağlara neden gönderdiniz? Siz değil, ben oğlumu kaybettim." Bir başka cenazede, şehit piyade eri Yakup Törün'ün dayısı haykırıyordu: "Olan fakire, ortada kalana oluyor. Altta kalan ezilir. Sonuçta olan budur. Ben gideyim, param olsun, paralı askerlik yapayım. Hemen yapıp geleyim. Doğuyu kim koruyacak? Altta kalanlar koruyacak. Bu hiçbir zaman ders olmaz." Şehit ailelerinin şahadet mertebesiyle kendilerini avutamaz hale gelip hesap sormaya durmaları barış umudu adına son derece kutlu bir olaydır. Bir tören sırasında asabi yiğit Başbakanın yüzüne, "Artık şehit cenazesi görmek istemiyoruz" diye bağıran vatandaşın aldığı cevap üstüne yazılması gerekenler yazıldı. "Askerlik yan gelip yatma yeri değildir", "Şehitlik kolay kolay elde edilen makam değil" gibi cümlelerle öfkesine gem vurmaya çalışan Başbakanın sözlerine açıklık getirme tenezzülünde bulunması bile kutlu bir dönemeçte olduğumuzun göstergesi. 1996 yılının ilk aylarında Express dergisine yazdığım bir yazıya rastladım. Birkaç yıl sonra ateşkeslerle gelen barışı sindiremeyenler aynı şahadet iklimini yeniden yarattılar. O yazıdan bir bölüm alacağım. Çünkü bu konuda yazılabilecekleri o dönemin acısıyla yazarken, on yıl sonra çemberin kapanıp yine aynı noktadan başlayacağımızı beklemiyordum besbelli. ................................. Geçen gün televizyonda Cuma Annelerinin şehit oğulların mezarı başında gerçekleştirdiği bir gösteride bir baba bu savaşa yönelik anahtar soruyu soruverdi. Biliyor olmanın, bildiğinin bunca basit ama bunca zamandır örtbas edilegeldiğini de bilmenin öfkesiyle titreyerek kameralara haykırdı: "Neden şehit olanların yüzde doksanı yoksul? Neden ölen zengin çocuğu yok?" Bu soru, hem de bir şehit babası tarafından sorulduğu anda savaşın sona ermesine yönelik bir umut da filizleniverdi hayatımızın orta yerinde. Çünkü, soru doğru soruydu. Artık bu savaştan söz ederken bu asal soruyu hesaba katmadan hiçbir söz üretemeyiz. Babanın sorusu, bu savaşın miladı olmuştur. Yanıbaşında, acısını kolay taşıyabilmek için şahadet mertebesinin onuru üstüne hırçın bir çaresizlikle haykıran bir şehit yakınını bir diğeri (bu kez kadın) susturdu: "Ne şehidi be? Oğullarımızı alıp götürüyorlar..." Kadının sözünü kesiveren haber programı daha sonra mezarlıkta kocaman Türk bayraklarına sarınmış acılı insanları gösterdi. Bir kısmı "Kahrolsun PKK" diye bağırıyor, yoksul elleriyle kurt başı yapmaya çalışıyordu. Ama o soru sorulmuştu işte. Acılı, Türkçeyi birkaç kelime dışında konuşamayan bir ananın eline "Kahrolsun Oligarşi!" pankartı tutuştursanız da, onu bayrağa dolayıp 'oğlum vatana feda olsun' dedirtseniz de gerçek yoksulluk ve acının dili, gün gelecek, kendi kelimelerini bulacak, dünyasını kendi hakikatiyle seslendirecektir. O babanın, belki hakkaniyet sınırlarını ihlal etmemek, belki ciddiye alınmak için göze aldığı tenzilatı sorgulayalım ilk. Ölenlerin yüzde yüzü yoksul. Neden? Cevabı da korkmadan verelim. Tabii sizin çocuklarınız ölüyor. Ölecekler de daha. Bayraklara sarınıp ne kadar ısınabilirsiniz? Bayrağınız dışında kaç kat giysiniz var? Kışa kömür tedarik edebildiniz mi? Şahadet matah bir makam olsa onun sefasını da zenginler sürerdi, hiç merak etmeyin. Çünkü siz tüketici değilsiniz. Kıyıda yaşıyorsunuz. Ne yiyip ne içtiğinizi bilen yok. Bu dünyada tüketici olarak kayda düşemeyenlerin esamisi okunur mu? Et yiyemezsin, Maret'in seninle ne işi olsun? Allah bilir domates, biberini evinin önündeki bir avuç toprakta yetiştiriyorsun, tarhanan köyden geliyor. Tamek seni ne yapsın? Bir çakmaklık benzinin vardır. Shell, seni tanır mı? Minibüslere doluşur ya da otobüs kuyruklarında beklersin. Tofaş adını anmaz. Hayatında bir bankayla şöyle saygın mudi olarak bir ilişkin oldu mu? Beymen'i duymamışsındır, hangi pazardan alıyorsun basmanı? Söz üretenlerin anlayamadığı, tuhaf bir denge tutturmuş, yaşayıp gidiyorsun. İnsandan sayıldığını hissetmen için arada oya çağırılıyor, konu komşuya büyüklene büyüklene gidip katillerine veriyorsun oyunu. Ya da gariban oğlunu alıp şehit ediveriyorlar. Al sana vatandaşlık. Çünkü tüketici değilsin. Kıyıdasın. Marjinallik kelimesini duymuşsan ****lik sanıyorsundur, ama yazık ki artık marjinalsin. Tüketim içinde, tedavülde değilsin. İşte tam da bu yüzden örnek tüketici bir hanım çıkıp askere 'Kaldırın şu boşları' diyor. Onlar da çocuklarını savaşa yolluyor. Çünkü sofrada yerin yok. Çünkü yangında ilk terk edilecek olansın. Kaydın kuydun yok. İleride Kürtlerle Türkler onca savaş ve siyasi mücadele sonucu bir biçimde birlikte yaşamayı öğrendiğinde oğullarınızın mezarı üstüne öyle görkemli bir anıt da dikilmeyecek.... Evet, ölüler hep yoksul. Bu savaşın nasıl bir savaş olduğunu anlamak için, savaşın nasıl bir şey olduğunu anlamak için doğru soruyu sormak gerek. Neden yoksul Kürtler ile yoksul Türkler öldürülüyor? Neden bu ölümler hiçbir taksidin yarım kalmasına yol açmıyor? Alışveriş dünyası neden bu ölümlerin ardında akıp gidiyor? TÜSİAD şehitleri düşündüğü için mi savaşa karşı? Tüketiciler de rahatça tüketemez duruma düştüklerinde; yiyen, içen, giyinenin de ağzının tadı iyice kaçtığında savaş duracak. O zamana dek bakalım kaç yoksul daha ölecek? Kaç aile yalınayak bayraklara sarılacak? YILDIRIM TÜRKER
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/9/2006 - O şimdi retçi!

Yıldırım Türker Vicdani retçi Mehmet Bal'ın bambaşka bir suçtan hapis yatarken hayatını değiştirecek bir karşılaşmanın hikâyesini şöyle yazmışım. "Bir gün koğuşuna bir vicdani retçi geldi. O zamana dek tanıdığı kimseye benzemiyordu. Mehmet, koğuş mümessilliğini ciddiye alırdı. Yeni gelenleri korumaya çalışır, onların ezilmesine izin vermezdi. Yeni gelen tuhaf adamla uzun uzun tartışıp onu anlamaya çalıştı. Adam, asker kaçağı değildi. Askerlik yapmak istemediğini gerekçeleriyle açıklamış, başına gelecekleri de kabul etmişti. Hayır, silaha dokunmayacaktı. Hayır, askerlik eğitiminden geçmeyecekti. Hayır, bedeli hapis de olsa asker olmayacak, sayılı gündür geçer deyip katlanmayacak, inancını savunacaktı. Vicdandan, vicdanın kan kardeşi retten bahsediyordu. Bu en ağır sivil itaatsizlik eylemiyle savaşın, ölümün, emir alıp emir verme üstüne kurulu toplumsal ilişkilerin karşısına dikiliyordu. Kasırga karşısında bir saz kadar güçsüzdü. Ama öte yandan göz kamaştırıcı bir gücü vardı. Koruma altına almayı, geçiştirmeyi reddettiği hayatının kırılganlığından alıyordu bu gücü. Sorgulanması imkânsızlaştırılmış, tabular anası olarak göğsümüze çökmüş bir konuda akıllı olmayı bir yana bırakıp bize vicdanının uğultusunu dinletiyordu. Güvendiği büyükleri yoktu. Savaşın ve hayatın emir komuta zincirinin bir halkası olmayı reddeden bu adamın tahliye edildikten bir süre sonra yine hapishaneye kendi iradesiyle dönüşü inanılmazdı. Belki de Mehmet, adama o an inanmaya başladı. Vicdanın ne olduğunu ağrılarından biliyordu. Silahı, kanı, ölümü tanımış olmak elinden tuttu. Ölümle, silahla, savaşla yüzleşti. İlkgençliğinin yedi yılını geçirdiği hapishaneden çıktığında gücünü güçsüzlüğünden, bütünlüğünü paramparça hayatından aldığını bilen bir Mehmet Bal'dı." Mehmet'in hikâyesindeki adam, Osman Murat Ülke'ydi. Yani Ossi. Hakkında çıkan AİHM kararıyla hepimizin karşısına bir kez daha dikilip gözlerimizin içine bakan vicdani retçi. Osman Murat Ülke'yi, onun kadar cesur, onun kadar inançlı, onun kadar vicdanıyla malûl olamadığımız için görmezden geldik. Şimdi AİHM kararıyla hayatımızın başrollerinden birine soyunmuş bulunuyor ya, basının hemen her kesiminde bu konuda soğukkanlı bir söz söyleme ihtiyacı gözlemleniyor. Şimdiye dek bu konuda haber olabilecek, yorumlanabilecek, kamuoyunda tartışmaya açılacak bir yan göremeyen bir yığın gazetecinin Avrupa'nın parmağını takip edip vicdani ret uzmanı kesildiğini görmek ferahlatıcı bir gelişme. Evet, doğru. Böyle bir mesele var ve bu mesele sadece Osman Murat'ın, Mehmet Tarhan'ın ve bir grup arkadaşının meselesi değil. Maalesef bu konuda da taraf olmak zorunda kalacaksınız. Heves eder göründüğünüz demokrasi, insan hakları üstüne kurulu toplum düzeni, bunu gerektiriyor. Ülke'yi tanımaya başlamanın zamanıdır. 1985 yılına kadar Almanya'da yaşayan Ülke, 1983 yılında Savaş Karşıtları Derneği'ne üye oldu. 1993'ün kasım ayında kapanana dek derneği uluslararası toplantılarda temsil etti. 1994-1998 yılları arasında, bu derneğin ardından kurulan İzmir Savaş Karşıtları Derneği'nin başkanlığını üstlendi. Ağustos 1995'te askere çağrılan Ülke, bir basın toplantısı düzenleyip savaş karşıtı olduğunu açıkladı ve sülüsünü yaktı. Genelkurmay Askeri Mahkemesi, Ülke'yi 28 Ocak 1997'de altı ay hapis ve para cezasına mahkûm etti. Askeri Mahkeme, Ülke'nin asker kaçağı olduğunu da tespit ederek askere alınmasına karar verdi. 22 Kasım 1996'da Jandarma Komutanlığı'na bağlı 9. Birliğe gönderilen Ülke, burada askeri üniforma giymeyi reddetti. Mart 97 ile Kasım 98 döneminde 'emre itaatsizlik' suçundan sekiz kere mahkûm oldu. Bu dönemde iki kere de birliğine teslim olmadığı için asker kaçaklığından suçlu bulundu. Osman Murat Ülke, toplam 701 gün hapiste kaldı. Hapiste değilken de arandığı için hayatını askıya almak zorunda bırakıldı. Evlenemedi. Beraberliğinden olan oğlunun kaydını üzerine alamadı. Şimdi ne yapacağız? Geçtiğimiz salı günü AİHM, kararını açıkladı. Türkiye, vicdani retçi Ülke'ye 10 bin avro manevi tazminat, 1000 avro da mahkeme gideri olmak üzere toplam 11 bin avro ödemeye mahkûm edildi. Kararı veren yargıçlar arasında Türkiyeli Rıza Türmen'i de görüyoruz. Ülke, AİHM'ye 1997'de başvurmuş, başvurusu 1 Haziran 2004'te kabul edilmişti. Başvurusunu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 'insanlık dışı ve onur kırıcı muamele yasağı' (3.madde), 'özgürlük hakkı' (5. madde), 'özel yaşama saygı' (8. madde) ve 'örgütlenme özgürlüğü hakkı' (9. madde) ile ilgili düzenlemelerine dayanarak yapmıştı. Hakkında çok sayıda dava açılan ve mahkûm edilen vicdani retçinin her mahkûm edilişinin ardından üniforma giymeyi reddettiğini hatırlatan AİHM, cezalarla sonuç alınamayacağını bile bile aynı işlemlerin sürdürüldüğünü, zorunlu olan askerlik hizmetini yerine getirmemekte direnmeyi sürdürdüğü takdirde retçinin ömrünün sonuna kadar hapsedilme uygulamasıyla karşı karşıya kalabileceğini hatırlatıyor. Vicdan ve dini sebeplerden üniforma giymek istemeyenlere yönelik verilen cezalarla ilgili Türk hukukunda özel bir düzenleme bulunmadığını kaydeden AİHM, bu konuda yürürlükte olan tek düzenlemenin, amirlerin emirlerine itaatsizliği genel biçimde cezalandıran Askeri Ceza Kanunu olduğunu bildiriyor. Bu hukuki çerçevenin, inanç nedeniyle askerliğin reddedilmesine dair durumları uygun şekilde düzenlemeye kazandırmak için yeterli olmadığına karar veren AİHM, günün koşullarına uygun olmayan bu genel askeri düzenleme nedeniyle Ülke'yi bitmek bilmez kovuşturmalar ve cezalar beklediğini belirtiyor. AİHM, çok sayıda davayı, bu davaların toplam etkilerini ve yaşam boyu takibe alınma tehlikesini, askerlik hizmetinin sağlanması hedefiyle orantısız buluyor. Mahkeme, uygulamaların, başvuru sahibinin entelektüel kişiliğini baskı altında tutmayı, onun içine korku salmayı, endişe ve aşağılanmaya açık tutmayı, direnişini ve iradesini kırmayı amaçladığına karar verdi. AİHM, kaçak yaşamaya zorlamanın ve hatta 'medeni ölüme' götürmenin, demokratik bir toplumdaki baskı rejimiyle bağdaşmadığını açıkladı. Uygulamaların alışıldık aşağılamayı geçtiğine de kanaat getiren AİHM, Sözleşme'nin 3. maddesinin ilhal edildiğine karar verdi. Mahkemece Sözleşme'nin 5, 8 ve 9. maddeye aykırılık iddialarının görüşülmesine gerek olmadığına da karar verildi. Şimdi, Askeri Ceza Kanunu'nun çok zorlanacağını söylemek müneccimlik mi olur? AİHM, açıkça, vicdani ret sorununun, askeri mevzuatla çözülemeyeceğini belirtiyor. Kaldı ki AİHM'nin bu kararı, diğer vicdani retçiler için emsal teşkil edecek. Mehmet Tarhan'ın avukatı Suna Coşkun, hatırlatıyor: "Türkiye Cumhuriyeti, vicdani reddi bir hak olarak tanıdı, ama bu hak toplumda somut yerini bulmayan bir haktı. Kimse yararlanamadı. Vicdani reddi askerliğini yapmış olanlar ve kadınlar savunduğunda işlem yapılmıyordu ama askerlik çağına gelmişler savunduğunda farklı ceza dayatmalarıyla karşılaşıyorlardı. Emre itaatsizlik gibi. AİHM Türkiye'ye, 'tanıdığın hakkı iç hukukunda düzenlemek zorundasın; varolan ama kullandırmadığın hakkı mevzuatında düzenlemek zorundasın' diyor." Çağdaş Hukukçular Derneği de ilk elde önerilerini sıralamış: "Türkiye, bir an evel vicdani ret hakkını tanımalı ve bu yönde yasal düzenleme yapmalı. Askeri mahkemelerde yargılanmakta olan asker kaçağı, bakaya, firar ve benzeri askeri yükümlülükten kaçınma ile ilgili kişilerin davaları derhal durdurulmalı; tutuklu ve hükümlü olanlar derhal serbest bırakılmalı. Mehmet Tarhan bir ilk olarak derhal ve koşulsuz serbest bırakılmalı. Askeri mahkemelerin görevi sadece askeri disiplin işleriyle sınırlandırılmalı. Sivil kişilerin ve sivil suçların askeri mahkemelerde yargılanmasına son verilmeli. Askeri Ceza Kanunu değiştirilmeli ve Ceza Muhakemesi Kanunu ile diğer insan haklarına dair usul hükümleri bu mahkemelerde de eksiksiz uygulanmalı. Askeri cezaevleri kapatılmalı.Cumhuriyet savcıları, askeri yetkililerin konusu suç olan açıklamaları karşısında gerekli özeni göstererek soruşturma açmalı."
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

yalnız varolan bilinir ve hayata dair herşey

Bağlantılar

? Ana Sayfa
? Profilim
? Arşiv
? Arkadaşlarım
? e-posta

Kategoriler

Arkadaşlarım

? siyah